Ara
  • Deniz Kılıçgedik

Öğrenilmiş Mutluluk


Düşüncelerimiz bize yön veren en büyük engel ya da en büyük destek olabilirler. Psikolojide ‘öğrenilmiş çaresizlik’ olarak adlandırılan, davranışlarımız bir fark yaratmayacağı, ne yaparsak yapalım sonucun aynı olacağı düşüncesi kendimizi sınırlamamızdaki temel nedenlerden. Büyük bir taşa ayağından zincirlenen yavru fillerin büyüdüğünde hiçbir yere bağlı olmamalarına rağmen hareket edemeyip, kaçmayı teşebbüs etmemesi gibi öğrenilmiş çaresizlik de bizim yaşam ile aramazıdaki zincirimizdir. Geçmişte karşılaştığımız engeller, bize acı yaşatan olaylar aklımızda belirli haritalar oluşturur ve hayatımızı bu düşünce kalıpları doğrultusunda sürdürmeyi tercih ederiz, çünkü bildiğimiz yolun dışına çıkmak bize tekrar acı yaşatacaktır ve en iyisi de bundan kaçınmaktır.

Prof. Dr. Martin Seligman “öğrenilmiş mutluluk” adlı kitabında bunun tam tersinin de mümkün olduğunu ve mutluluğumuzu durumlara verdiğimiz düşünce ve tepkilerin belirlediğini gösteriyor. Öncüsü olduğu Pozitif Psikoloji akımı, tıpkı mutsuzluk ya da çaresizlik gibi mutluluğun da kendi tutumumuzdan kaynaklandığını söylüyor. Birçok kişisel gelişim kitabının temelini oluşturan pozitif psikoloji doğru uygulandığı taktirde hayatımızı değiştirme etkisine sahip.

Hayata Nereden Bakıyorsun?

Psikolojinin günlük yaşantımıza katkılarından biri düşüncelerimizin davranışlarımızı etkilediği gerçeğini ortaya koymak oldu. Olduğumuz kişiden olmak istediğimiz kişiye ulaşmak düşüncelerimizi fark etmek ile olur. Başımıza gelen kötü olaylara bakış açımız ve nasıl yorumladığımız mutlululuğumuzu büyük oranda etkiler.

Düşüncelerimiz inanca, inançlar davranışa, sonra alışkanlıklara ve alışkanlıklar da tutuma dönüşür. Tutumlar bizim hayatı nasıl gördüğümüzü belirleyen belli başlı kalıplardır. Olaylara karşı düşüncelerimiz ve yorumlarımız değiştiğinde de tutumumuz, yani davranışlarımız değişir.

Seligman’ a göre insanlar tutumlarına göre ikiye ayrılıyor:

1. Optimistler - Bardağın yarısını dolu görenler

2. Pesimistler - Bardağın yarısını boş görenler

Iki tarafı ayıran en belirgin özellik pesimistlerin kötü durumların hiç geçmeyeceğini, bir olayın herşeyi etkileyeceğini ve başlarına gelenlerin hep kendilerinden kaynakladığını düşünmesi. Pesimistler daha çabuk pes edip, umutsuzluğa kapılıp, potansiyellerini kullanamaz hale gelirler. Çoğu zaman hayat karşısında kontrollerini kaybetmiş ve oradan oraya sürükleniyormuş hissi yaşarlar.

Optimistler ise başarısızlıkların geçici olduğunu, hayatının başka noktalarını etkilemeyeceğini bilirler. Optimistler başarısızlığın veya hatanın onların yüzünden olmadığını daha çok dış nedenlerden kaynaklandığını düşünür. Zor durumların karşısında üstüne gider ve zorlarlar. Yapılan araştırmalar optimistlerin daha başarılı olduğu, kendine daha çok güvendikleri ve daha sağlıklı oldukları göstermiştir. Bunun nedenleri arasında optimistlerin daha iyi iletişim kurması ve kötü zamanlarda içlerine kapanmak yerine sosyal desteğe başvurmaları, daha derin arkadaşlıklar kurup sürdürmeleri ve kafalarına olumsuzlukları çok da takmamaları da gelir.

Pesimistliğin temelinde çaresizlik ve kontrolsuzluk duygusu yatar. Yaptıkları hiçbir şeyin başına gelecekleri etkilemeyeceğini ve ne yaparlarsa yapsınlar faydası olmayacağını düşünürler. Bu düşünce de onları harekete geçmekte engeller, herşeyin adım atmakla olduğu bir dünyada korkudan yerlerinde dururlar. Pesimistlere göre asla yaptıkları hiçbir şeyin faydası olmaz çünkü yeterince yetenekli değildirler zaten. “Ben yapamam”, “başkası daha zeki”, “o daha şanslı" gibi cümlelerle kendilerini değersiz ve yetersiz olduklarına inandırırlar. Bu karamsar kehanetler de genelde kendini doğrular ve kısır bir döngüye dönüşür.

Kimler Pes Etmez?

Farkında olmadan aklımızdan geçenler ve olaylara bakış açımız küçüklüğümüzden beri bize ailemiz ve çevremiz tarafından aşılanan unsurlara dayanır. Dr. Dweck bu konuda kitabında çok yetenekli olduğu bilinci ile büyüyen ve sadece özgüven aşılanan insanların daha çabuk pes ettiğini ve hayatta başlarına gelenleri yeteneklerine ve kendilerine yorumladığını dile getiriyor. Temeli olmayan bir özgüven aşılanan çocuklar er ya da geç gerçek dünya ile karşılaştığında sandıkları kadar yetenekli olmadıklarını düşünecek ve kendilerini yetersiz hissedeceklerdir. Bu da çocuklarımızın pesimizme ve depresyona daha yatkın olmaları anlamına gelir. Halbuki çalışmanın yetenekten daha önemli olduğunu öğrenerek büyüyen çocuklar tüm başarının daha çok çalışmaktan geldiğini benimserler. Bu çocuklar aynı zamanda acılar ve olumsuz olaylarla yüzleşmeyi daha iyi becerirler.

Pesimizim hafif depresyon belirtileri barındırabilir; pesimist tutum da depresyona yol acar. Bunu önlemek yine kendi elimizdedir. Bunun icin:

  • Otomatik düşüncelerimizin farkına varmak

  • Bu düşüncelerin negatif olanlarını saptayıp sonra da bunların doğru olmadıklarını ispatlamak için kanıtlar üretmek

  • Negatif düşünceleri ciddiye almamak

  • Son olarak da onları sorgulamamız gerekir.

Temeli bu metoda dayanan birçok terapi çeşidi mevcut. Bunlardan biri de hem işyerlerinde hem de bireysel uygulamalarda olumlu sonuç veren ve amacı hayata karşı yorumlarımızı değiştirmek ve pesimist bir tutumdan daha optimist düşüncelere geçmek olan farkındalık temelli terapilerdir. Pozitif psikoloji, düşünce ve duyguları bastırmaktan ziyade bir olayın birçok nedeninin olduğunu bilip, gerçek kanıtlar doğrultusunda bize zara veren otomatik düşünceleri değiştirmek icin çabalar.

#KişiselGelişim #BaşariYontemleri #Mutluluk